Gönderen: herseyzor | Nisan 15, 2009

Çağdaş Yaşamı Baltalama Operasyonu

Hafta başında, Ergenekon örgütü dahilinde gerçekleştirilen son operasyonda, akademisyen ve eğitimciler gözaltına alındı; evleri, büroları didik didik arandı. Hedef seçilen adreslerden biri olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği; ihtiyaç sahibi öğrencilere burs sağlamanın, cemaatlerin eğitimdeki ürkütücü gücünü azaltmanın ve geleceğimizi karanlıklardan korumanın karşılığını ne yazık ki, terör örgütüne destek vermek suçlamasıyla aldı.

Sorgulanan kişilerin ortak özelliği, cumhuriyet mitinglerinde boy göstermek ve hiçbir gizliliği bulunmayan toplantılarda ülkemiz siyasetine yön vermek çabasıdır. Yasal yollarla düzenlenen bu girişime; Türkiye’nin, AKP hükümetinden daha demokrat ve ilerici hükümetlere ihtiyacı olduğunun bilincindeki çok sayıda aydın ve farklı görüşlerdeki siyasetçi katılmışlardı.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, “Bu, bir darbedir; AKP darbesidir. Daha da acısı, savcılık darbesidir,” olarak nitelediği soruşturmada, ilk günden bu yana pek çok isim, inandırıcılıktan uzak sebeplerle gözaltına alındı, onurları haksız yere kırıldı ve ancak saatler süren sorguların sonunda serbest kaldılar. Sağlıkları bozulan, hatta cezaevinde hayatını kaybeden sanıklar bile oldu; üstelik hiçbirinin suçluluğu kanıtlanamamıştı; masumdular.

Toplum üzerinde, korku salma ve sindirme faaliyetlerinin kaynağı ise, belirsizliğini korumaktadır. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, savcıların ve mahkemelerin tarafsızlığını vurgularken; Başbakan Erdoğan, “Ben, Ergenekon’un savcısıyım,” açıklamalarında bulunmuştur.

Yargı, değişen hükümetlere göre farklılık arz etmemeli ve bağımsızlığını kaybetmemelidir; tüm davalara aynı özeni göstermelidir: Ergenekon’a da, Deniz Feneri’ne de…

Aklıma gelmişken… Bir ‘Deniz Feneri’ soruşturması vardı; ne oldu o? Hani, Almanya’nın tarihindeki en büyük yolsuzluk olayıydı… hani, Ergenekon’a konulmayan yayın yasağı, her nedense Deniz Feneri davasına alelacele konulmuştu. Hah, şimdi hatırladım: Dava dosyası, haftalar önce binbir güçlükle(CHP’nin desteğiyle) Ankara’ya ulaşmıştı ya… Çevirisi de elli günü doldurmasına rağmen, henüz tamamlanamamıştı!

Gönderen: herseyzor | Şubat 1, 2009

Yaşam Dediğin Kısacık Bir Çizgi…

Gönderen: herseyzor | Ekim 5, 2007

Mevsim Artık Sonbahar…

   Sararan yapraklar mı haber verir sonbaharın geldiğini, yoksa göçmen kuşların gidişi mi?.. Erken çöken akşamlara inat, yüzünü gösterse de güneş, deli rüzgarların zamanıdır artık… Yaz yorgunu gölgeleri usulca selamlar, vakitsiz kopan fırtınalar…

   Her mevsim, bir renkle anılır. Sonbahar, “sarı”ya aşıktır… Sarı sonbahar, ilkbaharın armağan ettiği canlılığın, kalıcı olmadığını hatırlatır; uykuya yatırır, sonsuzluğun kucağında doğayı.  Karanlık ve aydınlık dengededir. Esiri olduğumuz acılar da biter birgün, çocuksu mutluluklar da…

   Takılır gözlerin, dalından kopan kuru yapraklara ve onları ezip geçen insanlara. Ömrünün sonbaharı düşer aklının kuytularına… Korkarsın… İnatçı adımlarıyla, ihtiyar bir adam geçer yanından. Senin korkun; onun gerçeği, onu hayata bağlayandır. Her çalan saat, ona, boşa harcadığı ömrünü haykırır. Sonbaharın kıymeti, ancak “kara kış” geldiğinde anlaşılır.

   Üşüyen gecelerde bölünür, bölük börçük düşlerin. Pencerelerde, yağmur damlaları; aynalarda ise dalgın bakışların vardır; ikisi de değişmiştir, akıp giden yıllarla… Ne damlalar düşer, ikinci kez aynı yere; ne de gözlerin parlar, aynı istekle… Çılgın kalabalıkların terk ettiği sahillerin ıssızlığına imrenir, sahipsiz limanlara sığınmak istersin.

   Her yaz, güneşi takip ederek gelen göçmen kuşlar, yine düşer yollara. Bu kanat çırpış, bu yolculuk neden?.. Aradığını bulamayan, tek siz misiniz?..  Yine de vedalaşırsınız onlarla, her sonbaharda olduğu gibi… Belki hepsi dönemez; dönenler ise geride kimseyi bulamaz diye…

Gönderen: herseyzor | Eylül 21, 2007

Silahla Mertlik Olmaz!

    Silahlanma, dünya genelinde ciddi bir tehdit olsa da ülkemizdeki “bireysel silahlanma” sorunu, verilen sayısız kurbana rağmen henüz çözülemedi. Ruhsatlı ya da ruhsatsız, milyonlarca ateşli silah, sokaklarda tehlike saçarken, suç oranları da sürekli artıyor. Düğünde, maçta, sokak ortasında, hatta evlerin balkonunda bile insanların canını alan silahlar ve bu silahların sahibi “magandalar”, 21.yüzyıl Türkiye’sinin ayıbı olarak karşımızda duruyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, yılda ortalama 3000 kişi ateşli silahlar nedeniyle hayatını kaybediyor. Yaralanan insanların önemli bir kısmı ise, yatağa mahkum olarak hayatlarına devam ediyor. Artan uygarlık düzeyiyle rağmen, bireysel silahlanmanın önüne ne yazık ki geçilemiyor.

    Bireysel silahlanmanın ve bu nedenle meydana gelen ölümlerin artmasının nedenleri olarak, artan suçlar nedeniyle insanların önlem almak istemesi; hukuk ve adalet anlayışına güvensizlik; silahın, kahramanlık ve yiğitlik sembolü gibi gösterilip özendirilmesi; eğitim seviyesinin düşüklüğü; yasal düzenlemelerin yetersizliği gösterilebilir. Bunlara ek olarak, silah şirketlerinin lobi faaliyetleri ile istedikleri kararları aldırabilmesi neticesinde, televizyon ve sinemalardaki yapımlarda, gün geçtikçe daha fazla silaha yer verilmesi de şiddet eğilimini hızla arttırmaktadır.

    Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, diğer bakan arkadaşlarına “silah” hediye ettiği bir Meclis’in, ülkemizdeki silahlanmayı nasıl durduracağı merak konusu. Hediye olarak tabancayı tercih eden ve bu hediyeyi de “örf ve adetlerimize uygun” olarak değerlendiren Vecdi Gönül, bireysel silahlanma mağdurlarını ve silahsızlanma için çabalayanları derinden üzmüştür. Silah ikramında bulunan ilk siyasetçimiz, ne yazık ki Vecdi Gönül değil; örneğin, 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 7 yıllık görev süresi boyunca 191 kişiye 258 silah etti ve bu alanda bir rekor kırdı. Tansu Çiller, başbakanlığı döneminde 48 hediye silah kararı alırken; Başbakan Erdoğan, bu yetkisini, şimdiye dek sadece 1 kez kullandı. Topluma örnek teşkil eden kişilerin, silahlanma konusunda daha duyarlı davranmaları ve özendirici olmamaları gerekmektedir. Aksi takdirde, her yıl binlerce masum insanın ölümüyle sonuçlanan olaylarda sorumluluk sahibi olurlar.

    Hediye edilen silahların üretildiği yer olarak gündeme gelen MKEK’nin, “kredi kartına 10 ay taksitle silah” kampanyası ise ayrı bir skandal. Kampanya ile stoklarını eritmeye çalışan MKEK, bu girişimiyle, insanımızın temel yaşam hakkını tehdit eder hale gelmiştir. Silah, “tüketim malzemesi” yapılabilecek, gündelik bir ürün değildir; ölüm aracıdır, sadece acı ve gözyaşı getirir.

    Her 10 gençten birinin delici-kesici alet, her 20 gençten birinin ateşli silah taşıdığı ülkemizde, bireysel silahlanmanın ulaştığı nokta ürkütücüdür. Konuyla ilgili olarak acilen yasal düzenlemeler yapılmalı ve toplumun silaha bakışı değiştirilmelidir. Öncelikli olarak olaya uzun vadeli yaklaşılmalı, hem aile içinde hem de eğitim kurumlarında, yetişen nesillere bilinç kazandırılmalıdır. Silahın, “güç simgesi” ya da “eğlence aracı” olmadığı gerçeği kabul ettirilmelidir. Güvenlik güçleri haricindeki sivil vatandaşların silahlanması önlenmelidir.

    Silah tutan ellerin, kalem tutacağı; hediye olarak, silah yerine kitabın tercih edileceği bir toplum olabilmek bizim elimizde. Çok geç kaldığımız silahsızlanma seferberliğini başlatamazsak bu kurşunlara birgün biz de hedef olabiliriz. Birgün!..

Gönderen: herseyzor | Ağustos 30, 2007

Bir Ayının, İnsanlarla Karşılaşmasının Acı Öyküsü

   Ormanın derinliklerinden çıkıp, nehre yaklaşırken tedirgindi belki de. Ama çevresinde kendisine zarar verebilecek hiçbir canlı yoktu. Akıp giden suya kendini bırakmak ve biraz serinlemek istemişti. Duygularının sesini dinleyerek suya girerken, birazdan başına gelecekleri hayal bile edemezdi.

   İçinde bulunduğu tabiatın ve keyfini çıkarmakta olduğu suyun güzelliği karşısında büyülenmişti. Doğanın, canlılara verdiği sayısız armağanı düşündü; değerini bilenler için bunlar, gerçek birer hazineydi. Kendisi de, tüm hayvanlar gibi, sadece ihtiyacı olduğu kadarını alırdı; fazlasını değil… Bu alemin bir parçası olmaktan memnundu.

   Etrafında belirmeye başlayan insanlar ve çıkardıkları sesler, kısa sürede kendine gelmesini sağladı. İnsanları, ilk kez bu kadar yakından görüyordu; yalnızlığına son verdikleri için bu karşılaşmadan memnundu. Tam bu anda, sırtına isabet eden taşın acısıyla irkildi. İlk darbenin ardından, diğer insanlar da cesaretlenmiş ve sebepsiz yere saldırıya geçmişlerdi. Kıyıya yaklaşıp, karaya çıkmayı denemiş; ancak sopa darbelerinden kurtulamayarak ve suya geri dönmüştü. Son çare olarak sığındığı çalılıklarda aldığı darbeler, bedenine büyük hasar vermişti. Ama esas acıyı, ruhu çekmekteydi; doğadaki en vahşi hayvanlar bile, bu kadar acımasız olamazdı. Anlaşılan, sevgi ve merhamet gibi duyguları kalplerinde taşımayan bu insanlar, Tanrı’nın yolundan da ayrılmıştı.

   İnsanların bitmek bilmeyen bir öfkeyle devam eden saldırıları, 2 saat kadar sürdü. Ayı, uğradığı işkenceye ve akıntıya karşı verdiği mücadeleyi daha fazla sürdüremedi; güçsüz düşen bedeni, yaşadığı kabustan bir an evvel kurtulmak için teslim olmuştu. İnsanların yaşam alanına girmenin bedelini hayatıyla ödeyen ayı, nehirde gözden kaybolurken; katliamı gerçekleştiren köylüler, vahşi(!) bir hayvandan kurtulmanın mutluluğu ile evlerinin yolunu tuttu. Biten günün karanlığı ise yaşanan acının izlerini silmeye yetmedi…

   Öyküleştirerek aktardığım bu olay, keşke konusunu gerçek hayattan almamış ve hiç yaşanmamış olsaydı. Ama, ne yazık ki, 23 Ağustos’ta medyada yer alan görüntüler, Bingöl’ün Yedisu ilçesinde meydana gelen vahşeti kanıtlıyordu. Yayınlanan görüntülerden kısa süre sonra gözaltına alınan köylüler;  9 ayıya da benzer şekilde saldırdıklarını, arı kovanlarını ve küçükbaş hayvanlarını korumak için, suda gördükleri ayıyı öldürdüklerini söylediler. Suçlular yakalanmış, para cezaları kesilmiş ve dosya kapatılmıştı. Peki, her fırsatta uygar ve çağdaş olmakla övünen insanoğlu, insanlığından biraz olsun utanmış mıydı acaba?..

Gönderen: herseyzor | Ağustos 15, 2007

Bu Dünyadan Bir “Yavuz Çetin” Geçti…

   Türkiye’nin en yetenekli gitaristlerinden biriydi Yavuz Çetin. Gitarını çalarken bu dünyadan uzaklaşır, hayranları ise dünya standartlarında bir gitaristi,bir virtüözü dinlemenin keyfini çıkarırlardı. 17 yaşında başladığı profesyonel müzik serüvenine ve yaşamına, 31 yaşında iken kendi isteğiyle son verdi. 2 albüm, sayısız konser ve stüdyo performansı, en önemlisi de Yavuzcan adını verdiği oğlunu bıraktı geride.

   1970 yılında Samsun’da doğan Yavuz Çetin, 10 yaşındayken cura ve bağlama çalmaya başladı. Günün birinde dinlediği elektro gitarın sesine hayran kaldı ve 1985 yılında akustik gitarla başladığı çalışmalarına daha sonra elektro gitarla devam etti. O günden sonra elinden bırakmayacağı gitarı, kısa süreliğine de olsa, kendisini hayata bağlayacaktı. İstanbul’a geldikten sonra müzik çalışmalarına hız veren Yavuz Çetin, birçok grupta gitarist ve solist olarak bulundu; bu grupların içinde Blue Blues Band’in yeri ayrıdır. Batuhan Mutlugil, Kerim Çaplı ve Sunay Özgür’le birlikte kurdukları grup, 70’li yılların Rock ve Blues parçalarını yeniden düzenleyerek sahneye taşıdı. Daha sonra Fuat Güner’le tanışarak, stüdyo müzisyenliğine adım attı ve birçok sanatçının albüm kayıtlarına eşlik etti. Göksel’in “Sabır” şarkısında kullandığı “Talkbox” performansı ile Türkiye’de bir ilke imza attı. MFÖ ile turnelere de katılan Yavuz, gitardaki üstün yeteneği sayesinde aranan bir isim olmayı başarmıştı.

   Artık sıra kendi albümüne gelmişti ve 1997 yılında bu isteğini gerçekleştirdi. “İlk” isimli albümü, Yavuz Çetin’in gitardaki üstün performansının yanında, yazdığı şarkı sözleri açısından da önemlidir. Duygusallığını ve samimiyetini, şarkı sözlerine ve sololarına başarıyla yansıtan Yavuz, kısıtlı tanıtım çalışmaları nedeniyle geniş kitlelere ulaşamadı. Ancak “Dünya” isimli enstrümantal parçası, Sinan Çetin’in yönettiği “Propaganda” filminde kullanıldı ve filme önemli katkı sağladı.

   2000 yılında ikinci albümünün hazırlıklarına başlayan Yavuz Çetin, ruhsal açıdan sıkıntılı bir döneme girmişti. Psikolojik tedavi görmeye başlasa da ruhundaki depremlere engel olamıyordu. Yeni albümü için yazdığı şarkı sözlerinde de bu depresif tarafı kendini belli edecek ve albümüne “Satılık” ismini verecekti. Hayatı boyunca duygularıyla yaşayan bir insan olarak, maddiyata dayalı düzene başkaldırıyordu. Bir süre sonra, artan bunalımları nedeniyle hastaneye kaldırılan Yavuz Çetin’e, “yoğun depresyon” teşhisi konuldu. 10 gün süren tedavinin ardından taburcu edildi ve “en iyi ilaç müzik” diyerek, albümünü tamamlamak için stüdyoya kapandı. Ne var ki, 15 Ağustos 2001 tarihinde, yaşamaktan ve bu dünyadan vazgeçti. “Kimse Bilemez” şarkısında, “Güzel olan her şey neden çabuk biter?..” diyordu Yavuz Çetin. Maalesef, bu sefer de öyle oldu ve bu dünyanın yaşamaya değmeyeceğine karar vererek, aramızdan çok erken ayrıldı.

   Ölümü, daha fazla tanınmasına ve medyada geniş şekilde yer bulmasına neden oldu. Gazeteler, “Cennet bir virtüöz daha kazandı” ve “Dertli gitar sustu” gibi manşetler attı. Yaşarken Yavuz Çetin’i ve eserlerini görmezden gelen medya, onu ölümünden sonra keşfetmiş, ancak çok geç kalmıştı.

   Kasım 2001’de piyasaya çıkan albümündeki “Yaşamak İstemem” isimli şarkı, Yavuz Çetin’in neden intiharı seçtiğini anlatıyor ve insanı makineleştirmeye çalışan iğrenç düzeni kıyasıya eleştiriyordu: “Bana öğretilen her şey/ Bana önerilen her şey/ Bana dayatılan yaşantı/ İşe yaramaz bir çöplük/ Yarattığınız sistemler/ Kullandığınız yöntemler/ Yaşamak istemem artık aranızda/ Belki de terslik bende/ Yapamadım bu düzende/ Kaçacak delik arar oldum/ Sürüngenler şehrinde/ Eğitilmiş köpekler/ Doymak bilmez maymunlar/ Yaşamak istemem artık aranızda/ Benden, bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız/ Benden, bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız/ Benden, bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız/ Benden, sizden biri yaratmayı nasıl başardınız/ Yaşamak istemem artık aranızda…

   Müziğin, muhalif ve uyumsuz çocuğu Yavuz Çetin, ayakta kalabilmek için çok çabalamış ancak, bu dünyaya ait olmadığına karar vermişti. Göçmen bir kuştu; zamansız göçüp giden; beyaz kanatlarıyla karanlığı terk eden…

   Birçok milletvekilinin, dokunulmazlık zırhı ile korunarak, işlediği suçlar nedeniyle yargılanamamasına alışmıştık(!), ama milletvekili seçilerek, cezaevinden salıverilen bir vekille ilk defa karşılaşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde tahliye edilen ve “terör örgütüne üye olmak” suçundan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması istenen DTP’li Sebahat Tuncel, yaklaşık 9 aydır tutuklu yargılanıyordu. Şüphesiz, işlediği suça ilişkin kuvvetli deliller olmasa, “tutuklu” yargılanmasına gerek duyulmazdı.

   İstihbarat kaynaklarına göre Sebahat Tuncel, 1997 yılında PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarında psikolojik ve askeri eğitimlere katılmış. Eğitimin ardından yurda dönen Tuncel, PKK propagandası yaptığı gerekçesiyle defalarca gözaltına alınmış. 12 Haziran 2004 tarihinde tekrar K.Irak’a girerek, örgütün kamplarında gerçekleştirilen PKK/Kongra-Gel/PRD kongresine örgüt mensuplarının giydiği kıyafetlerle katılmış ve 1 ay sonra da ülkemize giriş yapmış. Son olarak 5 Kasım 2006 günü, yaşa dışı örgüt üyelerinin hazır bulunduğu Bağcılar’daki toplantıda yakalan Tuncel, o tarihten bu yana tutuklu olarak yargılanmaktaydı.

   Tahliyesinin ardından parti lideri gibi karşılanan Tuncel’e, meydandaki yandaşları, Abdullah Öcalan lehine attıkları sloganlarla eşlik etti. Binlerce masum insanın ölümünden sorumlu, kalleş bir terörist lehine sloganlar atılırken, Tuncel yaptığı kısa açıklamada, “Halkın, kendisine verdiği görevi layığıyla yerine getireceğini ve bundan sonra cezaevindeki arkadaşları için çalışacağını” söyledi.

   Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen, terörist başı Öcalan’ın eski avukatı Aysel Tuğluk’un durumu da, Tuncel’den pek farklı değil. “PKK propagandası yapmak”, “yasadışı örgüte üye olmak” ve “örgüte yardım ve yataklık etmek” gibi suçlardan yargılanan Tuğluk, dokunulmazlığı sürdüğü müddetçe yargılanamayacak.

   Tuncel ve Tuğluk, yargılandıkları davalardan aklanmış bir halde Meclis’e girselerdi, ortada hiçbir sorun kalmazdı. Bu isimleri tartışılır hale getiren, etnik kökenleri değil, terör örgütü ile bağlantıda oldukları şüphesidir. Daha dün “bölücülükle” yargılanırken, bugün Meclis’e girecek olmaları, siyaset tarihimiz için kara bir lekedir. Üstelik ülke güvenliği ile ilgili olarak, gizli yapılacak oturumlarda bulunmalarının ne kadar uygun olacağı da tartışılır. Örneğin önümüzdeki aylarda K.Irak’a askeri operasyon ihtiyacı doğarsa, Meclis gizli oturumlar yaparak, “devlet sırrı” niteliğinde karalar alacak ve terör örgütüne vurulacak darbenin ayrıntılarını belirleyecek. Peki, “terör örgütü üyesi” olmakla suçlanan bu kişiler gerçekten PKK’lıysa, Türk Ordusu’nun can güvenliği tehdit altına girmez mi? Dış güçlerin desteğinden cesaret alarak, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne göz diken hainler, bir de TBMM çatısı altına girerse, aziz şehitlerimizin kemikleri sızlamaz mı?  

   Tüm bu şüpheleri ve riskleri ortadan kaldırmanın en kestirme yolu, dokunulmazlıkları kaldıracak yasal düzenlemenin acilen yapılmasıdır. Böylelikle, sadece mahkeme tarafından aklanabilen vekiller görevlerinin başında kalır; dolandırıcı,çeteci,bölücü gibi, Meclis’in onuruna yakışmayacak şahsiyetlerin, milleti temsil etmesi önlenmiş olur.

Gönderen: herseyzor | Temmuz 24, 2007

“Sol” Nasıl Kurtulur?

   Sol partiler, 2007 genel seçimlerinde de, bekledikleri sonucu alamadılar. CHP, 2002 genel seçimlerindeki oy oranını korumuş olsa da, hükümet kurabilecek çoğunluğa çok uzak olduğundan, üst üste ikinci kez ana muhalefet partisi olmak zorunda kaldı. DSP ile yapılan seçim işbirliği de, istenen sonucu veremedi. Gelinen noktada Deniz Baykal’ın ve çevresindeki grubun, CHP’nin geleceğini dikkate alarak istifa etmeleri gerekmektedir. Çünkü Deniz Baykal’ın iktidar olmayı hedeflemediği,  partinin başında muhalefet lideri olarak kalmayı başarı saydığı anlaşılıyor. Sosyal demokrat olduğunu iddia edenlerin, parti içi demokrasiyi yeniden işletmeleri ve CHP’yi ‘şahıs partisi’ olmaktan kurtarmaları gerekmektedir. Aksi takdirde, mevcut oylarını da kaybederek, barajı aşamama riskiyle yüz yüze geleceklerdir.

   Uzun zamandır, sol partilerin yeterince ‘sol’ olamaması, bu başarısızlıkların sebeplerinden sadece biri. İşçi, memur, çiftçi TBMM’de temsil edilemiyor ve emekçi kesimin istekleri yeterli karşılığı bulamıyor. Hatta geçmişteki bazı uygulamaları, bu kesimlerin aleyhine sonuçlar verdi. Sosyal adaletsizliğin yaygın olduğu ülkemizde sol partilerin,  yüksek oy oranına sahip olması gerekirken, bazı yetersizlikleri nedeniyle ‘ezilen kesimin’ sesi olmayı başaramıyorlar. Başarısızlığın diğer sebepleri arasında;  birçok solcunun, topluma yabancılaşmış olması, halkın değerlerine yeterli bağlılığı gösterememeleri, lider koltuğundaki isimlerin ‘kitleleri peşinden sürükleyecek’ nitelikleri taşımamaları gösterilebilir.

   Ulusalcılıktan ve Kemalizm’den uzaklaşmaya başlayan bazı sol partiler, zamanla büyük sermaye ile yakınlaşmış ve ‘küreselci solcu’ olmuşlardı. Ezilenlerin haklarını korumaları gerekirken, Amerikan çıkarlarını gözetmeye başlamışlardı. Ulus devlet anlayışını reddederek, bizi bölmeye çalışanlar bile çıkmıştı aralarından… Kısacası, ‘sol’ kavramının içi giderek boşaltılmış; bu boşluk ise, sosyalizmden uzak ve Batı taklitçisi bir anlayışla doldurulmaya çalışılmıştı.

   Sol anlayışın yeniden yükselişe geçmesi için emekçilerin siyasal olarak yeniden örgütlenmesi sağlanmalıdır. Sendikaların da yer alabileceği oluşum, yeni bir liderin önderliğinde kısa sürede halk desteğini kazanabilir. Sol politikaları ‘elit’ tabakadan kurtarıp, en kısa sürede gerçek sahiplerine; çalışan sınıflara iade edilmesi, ‘sol’u özlediği günlere kavuşturabilir.  

   Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Mersin’li çiftçi Kemal Öncel’i azarlaması hafızalarımızdaki yerini korurken, benzer bir sahne de Manisa’da yaşandı. TBMM Başkanı Bülent Arınç, haklı tepkilerini ortaya koyan çiftçileri azarlamakla da yetinmeyip, “üstü kapalı” uyardı.

   Tarımsal Kalkınma Kooperatifi hizmet binası açılışına katılan Arınç, çiftçiye her zaman destek olduklarını söylediği esnada 70 yaşındaki çiftçi Mehmet Boğa, “Çiftçiyi öldürdünüz. Alaşehir Suma Fabrikası’nı sattınız. Üzümün kilosu 40 Ykr’dan satıldı.” diyerek haklı isyanını dile getirdi. Sinirlerine hakim olamayan Arınç, “Sağdan soldan laf atarsanız, hem kötü niyetli hem saygısız olursunuz.Bir meclis başkanı konuşurken böyle terbiyesizlik olmaz.” dedi. Ardından Sarıgöl Belediye Başkanı CHP’li Ömer Karca’ya dönen Arınç, “Eğer birileri buraya özel adam gönderirse, sen onları tanırsın, kulaklarından çekersin. Çekemezsen bana söylersin, ben icabına bakarım.” diyerek, uyarıda(!) bulundu.   

   Olaydan birkaç saat sonra bu kez Yıldırım Beyazıt Parkı’nda Alaşehirlilere seslenen Bülent Arınç’ın konuşması yine protestolarla kesintiye uğradı. “23 Temmuz’da bizi unutursunuz” diyen çiftçi Yusuf Gençsoylu, Arınç’ın hışmına uğradı. Karşılaştığı tepkiler karşısında sükunetini koruyamayan ve vatandaşı “terbiyesizlikle” suçlayan Arınç’ın kullandığı bazı ifadeler, dinleyenleri şaşkına çevirdi. Yaşananlara sessiz kalamayan esnaf Hüsnü Yağcı da, Meclis Başkanlığı yapan birinin, emekçi vatandaşlarla bu şekilde konuşmaması gerektiğini hatırlattı. İnanması güç, ama Arınç’ı eleştiren 2 vatandaşımız polis tarafından emniyete götürüldü ve ifadeleri alındı. Suçları büyüktü; koskoca Meclis Başkanı’nın sözünü keserek, keyfini kaçırmışlardı.

      Deniz Baykal’ın “ne şiş yansın ne kebap” anlayışındaki zayıf muhalefeti nedeniyle, iktidar koltuğunda rahat bir 4,5 yıl geçiren AKP’liler, sokaktaki insanın gerçek muhalefeti ile karşılaştıklarında ölçüyü kaçırabiliyor ve hakkını arayanları “provokatör” olmakla suçluyorlar.

   Son olayda Bülent Arınç başrolde olsa da, farklı partilere mensup siyasiler de zaman zaman aynı hatalı çıkışı yapıyor. Esasında olayların temelinde, siyasetçilerin halktan kopuk yaşamaları ve olumsuz eleştirilere tahammülsüzlüğü yatıyor. İktidar olmadan önce herkesin derdini sabırla dinleyen siyasetçiler, iktidarı elde edince genellikle değişir. Yanlarında sadece şakşakçılar vardır ve memleketi tozpembe görürler. Elde ettikleri gücün büyüsüne kapılmak kaçınılmazdır; kendilerini, herkesin ve herşeyin üstünde görmeye başlarlar. Bu tür siyasetçileri kendilerine getiren yegane yol ise, seçim sandıklarında uğradıkları hezimettir.

   Üreticiye, çiftçiye, garibana karşı lafını esirgemeyen Bülent Arınç ve diğer siyasetçiler, umarım aynı açık sözlülüğü, yerli-yabancı sermaye patronlarına ya da G.Bush, Talabani, Barzani gibi insanlık aleyhine çalışan kişilere karşı da sergilerler.

Gönderen: herseyzor | Temmuz 7, 2007

Onlar Adına, Senden Özür Dileriz Barış Akarsu

   *Karayolları Genel Müdürlüğü: Bariyerler, yol kenarlarındaki mıcırlar, eksik trafik işaretleri ve ışıklandırmalar gibi saymakla bitmeyecek ihmallerden dolayı her yıl yüzlerce vatandaşımız trafik kazalarında hayatını kaybederken, “hiçbir ihmalimiz yoktur” açılamasını yapabilen ve hala görevinin başında kalabilen sorumlular adına,

   *Hastane Bahçesindeki Görüntüler: Kameralara el sallayarak, pişmiş kelle gibi sırıtanlar ve her akşam canlı yayın saatlerinde hastaneye koşarak, manken edasıyla kameraların karşısına geçen bazı sahtekar ünlüler adına,

   *Kokuşmuş Medya: Ölüm-kalım mücadeleni, daha çok izlenmek ve para kazanmak uğruna sömüren haysiyetsizler adına, yoğun bakımdaki fotoğraflarını yayınlamakta sakınca görmeyen vicdansızlar adına, medya maymunlarını “sanatçı” yapıp, senin gibi genç ve müziğe kalpten bağlı müzisyenleri görmezden gelenler adına, kısacası, ölüm acısının ne olduğunu anlayamayacak kadar duygusuzlaşan ve para hırsının kalpsizleştirdiği insan müsveddeleri adına,

   senden özür dileriz Barış…

* * *

  Sevenlerinden çok erken ayrılmış olsan da, herkese nasip olmayacak, güzel bir ömür sürdün. İdeallerinin peşinden gittin ve tutkunu olduğun Rock müziği, hakkıyla icra ettin. Bizlerle paylaştığın herşey için sonsuz teşekkürler… Yürekten söylediğin şarkılarını ve gülen yüzünü çok özleyeceğiz…

   Bütün “Akarsu”lar denize dökülür, biliriz. Ama sen niye bu kadar acele ettin be Barış!

Eski Gönderiler »

Kategoriler