Hafta başında, Ergenekon örgütü dahilinde gerçekleştirilen son operasyonda, akademisyen ve eğitimciler gözaltına alındı; evleri, büroları didik didik arandı. Hedef seçilen adreslerden biri olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği; ihtiyaç sahibi öğrencilere burs sağlamanın, cemaatlerin eğitimdeki ürkütücü gücünü azaltmanın ve geleceğimizi karanlıklardan korumanın karşılığını ne yazık ki, terör örgütüne destek vermek suçlamasıyla aldı.
Sorgulanan kişilerin ortak özelliği, cumhuriyet mitinglerinde boy göstermek ve hiçbir gizliliği bulunmayan toplantılarda ülkemiz siyasetine yön vermek çabasıdır. Yasal yollarla düzenlenen bu girişime; Türkiye’nin, AKP hükümetinden daha demokrat ve ilerici hükümetlere ihtiyacı olduğunun bilincindeki çok sayıda aydın ve farklı görüşlerdeki siyasetçi katılmışlardı.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, “Bu, bir darbedir; AKP darbesidir. Daha da acısı, savcılık darbesidir,” olarak nitelediği soruşturmada, ilk günden bu yana pek çok isim, inandırıcılıktan uzak sebeplerle gözaltına alındı, onurları haksız yere kırıldı ve ancak saatler süren sorguların sonunda serbest kaldılar. Sağlıkları bozulan, hatta cezaevinde hayatını kaybeden sanıklar bile oldu; üstelik hiçbirinin suçluluğu kanıtlanamamıştı; masumdular.
Toplum üzerinde, korku salma ve sindirme faaliyetlerinin kaynağı ise, belirsizliğini korumaktadır. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, savcıların ve mahkemelerin tarafsızlığını vurgularken; Başbakan Erdoğan, “Ben, Ergenekon’un savcısıyım,” açıklamalarında bulunmuştur.
Yargı, değişen hükümetlere göre farklılık arz etmemeli ve bağımsızlığını kaybetmemelidir; tüm davalara aynı özeni göstermelidir: Ergenekon’a da, Deniz Feneri’ne de…
Aklıma gelmişken… Bir ‘Deniz Feneri’ soruşturması vardı; ne oldu o? Hani, Almanya’nın tarihindeki en büyük yolsuzluk olayıydı… hani, Ergenekon’a konulmayan yayın yasağı, her nedense Deniz Feneri davasına alelacele konulmuştu. Hah, şimdi hatırladım: Dava dosyası, haftalar önce binbir güçlükle(CHP’nin desteğiyle) Ankara’ya ulaşmıştı ya… Çevirisi de elli günü doldurmasına rağmen, henüz tamamlanamamıştı!
1970 yılında Samsun’da doğan Yavuz Çetin, 10 yaşındayken cura ve bağlama çalmaya başladı. Günün birinde dinlediği elektro gitarın sesine hayran kaldı ve 1985 yılında akustik gitarla başladığı çalışmalarına daha sonra elektro gitarla devam etti. O günden sonra elinden bırakmayacağı gitarı, kısa süreliğine de olsa, kendisini hayata bağlayacaktı. İstanbul’a geldikten sonra müzik çalışmalarına hız veren Yavuz Çetin, birçok grupta gitarist ve solist olarak bulundu; bu grupların içinde Blue Blues Band’in yeri ayrıdır. Batuhan Mutlugil, Kerim Çaplı ve Sunay Özgür’le birlikte kurdukları grup, 70’li yılların Rock ve Blues parçalarını yeniden düzenleyerek sahneye taşıdı. Daha sonra Fuat Güner’le tanışarak, stüdyo müzisyenliğine adım attı ve birçok sanatçının albüm kayıtlarına eşlik etti. Göksel’in “Sabır” şarkısında kullandığı “Talkbox” performansı ile Türkiye’de bir ilke imza attı. MFÖ ile turnelere de katılan Yavuz, gitardaki üstün yeteneği sayesinde aranan bir isim olmayı başarmıştı.
Gazeteler, “Cennet bir virtüöz daha kazandı” ve “Dertli gitar sustu” gibi manşetler attı. Yaşarken Yavuz Çetin’i ve eserlerini görmezden gelen medya, onu ölümünden sonra keşfetmiş, ancak çok geç kalmıştı.
herkese nasip olmayacak, güzel bir ömür sürdün. İdeallerinin peşinden gittin ve tutkunu olduğun Rock müziği, hakkıyla icra ettin. Bizlerle paylaştığın herşey için sonsuz teşekkürler… Yürekten söylediğin şarkılarını ve gülen yüzünü çok özleyeceğiz…